28 Şubat 2018 Çarşamba

 HERKES


Dünya değişiyor. Her zaman bir değişim içerisinde olan Dünya, bu kez değişmekte o kadar aceleci ki hızına ayak uydurabilmek insanı zorluyor desek herhalde yanlış söylemiş olmayız. Toplumsal ve kültürel değişimler bireyi ve insanlığı şekilden şekle sokuyor. 

Bu hep olmuştu diyebiliriz elbette. Ancak, bu kadar büyük kitlelere ulaşan ve tek merkezden kontrol edilen bir değişim tufanı kanımca ilk kez görülmekte. Henüz 20 yaşında olan gencecik insanlar bile bu 20 sene içerisinde o kadar çok değişime ayak uydurmaya çalıştılar ki... İnternetin ve kitle iletişiminin yaygınlaşması ile birlikte devinim aldı başını gitti. Dünya küresel bir köye döndü. 1970-1980'li yıllardan sonra kültür ve yaşam biçimlerinin tamamı günümüz Amerikan toplumu standartlarına evrilmeye başladı. Tüketim ve doyumsuzluk premium seviyelere ulaştı. Herkes kendi kültürü ve yaşamından nefret etti. Gösterilen şekilde giyinmek, söylenildiği gibi tüketmek uğruna 'para" yüceltildi, tanrılaştı. Herkes sadece kendini düşünür hale getirildi.

Böylece insan birey olmak simülasyonuna doğru koşarken yalnızlıktan kırılan bir canlıya dönüştü. Birey olmak özünde mükemmel bir durum iken; doktrine edilen beyinler robotikleşmeyi bireyleşme olarak sundu. 

Olaylar o kadar hızlı gelişti ki kimse hiçbir şeyin farkına varamadı bile. Herkes, herkesleşti. Gökkuşağı tek renk olmaya zorlandı. Sadece kırmızı ya da salt yeşil bir gökkuşağı ne kadar güzel olabilirdi ki? Üstüne üstlük tüm bunların insanlığı geliştirmek için olduğunu savundular. Ama 1 milyar insanın aç olduğu bir Dünya'da insanlık ne kadar gelişmiş olabilir? 

Öte yandan bu global kültürü empoze eden Amerika Birleşik Devletleri'nin, Dünya kaynaklarının %25'ini tek başına domine ettiğini de göz önünde bulundurursak; yapbozun eksik parçalarını daha iyi görebiliriz diye düşünüyorum. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti toplumunun tamamı; türbanlısı-türbansızı, inananı-inanmayanı, laik olanı- şeriatçı olanı vesaire herkes daha çok ne tüketebilirim, nasıl tüketebilirim diye düşünüyor. Kültürsüzlüğün kültürü almış başını gidiyor. Bu istila ve imha durumunun işleyişinden sosyolog Paulo Freire şöyle bahsediyor:

''Kültürel istilanın başarısı için, istilaya uğrayanların mutlak şekilde zayıf olduklarına ikna edilmeleri şarttır. Her şey karşıtını da içinde barındırdığından, istilaya uğrayanlar kendilerini değersiz saydıkları ölçüde, zorunlu olarak istilacıların üstünlüğünü de tanımak durumunda kalırlar. Böylece istilacıların değerleri istilaya uğrayanlar tarafından örnek alınmaya başlar. İstila ne kadar keskin vurgulanıyorsa, istilaya uğrayanlar kendi kültürlerinin ruhuna ve kendilerine ne kadar çok yabancılaşırlarsa; istilacılara o kadar çok benzemek, onlar gibi yürümek, onlar gibi giyinmek hatta onlar gibi konuşmak ve düşünmek isterler."