18 Ocak 2019 Cuma

  NELER OLDU BÖYLE?



İnsan, yaradılışı gereği topluluk içinde hayatını sürdürmesi gereken bir canlıdır. Fıtraten; varlığını sürdürebilmek için toplumlar oluşturmuş, tarihi boyunca irili ufaklı medeniyetler kurmuştur. İçine doğduğu medeniyet kişinin karakterini şekillendirdiği için birey açısından son derece önemlidir. Medeniyetlerin kurulmasında ise ana unsur dindir. Din, eğer ilahi kaynaklı ise; Allah'ın insana gönderdiği mesajlar ile yaşamı içerisindeki her türlü alanda neyi nasıl yapması gerektiğini anlatan öğretidir. Hayata bakarken takması gereken gözlüktür. Çevresini, hayatını ve varlığını netleştirir. Ahlak, iyi-kötü, doğru-yanlış gibi kavramlar ancak ilahi kaynak doğruluyorsa evrensellik kazanır. Buna karşın, varlığı yaratıcıya dayanmayan her tür ahlaki emir cümlesi kişisel bir düşüncenin ürünüdür, sadece o bireyi bağlar, mevkidir. Hükmü yalnız çıktığı kaynağı etkiler. İnsanın insana üstünlüğü olmadığı için; ilahi kaynaklı dinin ve dolayısıyla ahlakın aksine kapsayıcılıktan çok uzaktır. İlahi kaynaklı olmayan inancın temelleri üzerinde yükselen medeniyet, ilahi kaynaklı medeniyetlerin aksine kırılgan ve geçirgendir. Bunun temel sebebi ilahi buyruk yok ise; öğretinin ve esasların keyfi ve nefsi olmasıdır. Buyruklar dönemsel şartlara göre farklılık göstereceğinden; medeniyet de zaman içinde sürekli değişecektir. İlahi kaynaklı olmayan bir medeniyet, dış etken veya etkenler olmasa dahi kendi kendini revize eder ve bu sürekli olacaktır. Böylesi medeniyetler insan keyfiyeti üzerine kurulu olduğu için sağlıklı olmayacaklar; dün olmaz dediğine bugün olabilir yarın da olmalıdır demesinler ötürü bir temele oturamayacak ve insanı önce topluma sonrada kendisine yabancılaştıracaktır. Böylesi bir durumda cinnete, şiddete ve hevaya olan meyil artar ve toplum kaosa kapılır. Özetleyecek olursak; sürekli değişen, temelsiz, ahlaki dayanağı olmayan bir medeniyet ancak medeniyetsizliğin uygarlığı olabilir ve insan yaradılışına aykırıdır.
Diğer taraftan medeniyetin ilahi buyruğa bağlı kurulmuş olması ise öğretilere sıkı sıkıya bağlı kalındığı takdirde o medeniyetin değişmeyeceği anlamını taşır. Bütün bireyler yaratıcının koyduğu, herkes için ortak hükümlere tabii olacağından toplumsal netlik ve kesinlik sağlanmış olur. İnsan bu kesinlik sayesinde oradan oraya savrulmaktan, yanlışa düşmekten ve çöküntüden sakınır. Ahlaki kurallar ve doğrular bizzat yüce yaratıcı tarafından sağlandığı için hem insan manevi huzura ve olgunluğa kavuşacak hem de eşref-i mahluka yaraşır bir hayat yaşayacaktır. Kafa karışıklığı giderilmiş ve manen doymuş insanlardan oluşan bir toplum ise sapasağlamdır, köklüdür ve üretkendir.



Neden "Geride" Kaldık?

Medeniyetin, din üzerine kurulduğundan; dinin insan için gerekli olduğundan ve ilahi olan-ilahi olmayan dinler üzerine bina edilmiş medeniyetlerin özelliklerinden kabaca bahsettikten sonra Allah'ın değişmemiş buyruğuna sahip olan İslam toplumlarının bugün ki durumları kafaları karıştırıcıdır. Tüm bu bilgiler İslam medeniyetinin bugün neden Batı medeniyetinin etkisi altında kaldığı sorusunu akla getirmektedir. Bu durumun bilinen bilinmeyen bir çok nedeni olduğuna emin olmakla birlikte temelde görünen iki şeyden bahsetmekle bu istenmeyen duruma büyük ölçüde açıklık getirebiliriz. Bu iki değişkenin Avrupa'nın İslam medeniyetine karşı bu "ilerleyiş"inde başı çekmiş olmaları muhtemeldir. Bunlardan ilki Müslümanların ayağına bağ olan tasavvuf  başta olmak üzere dış menşeli akımlar iken; ikincisi ise o dönem için Avrupa'ya, günümüzde ise tüm Dünya'ya egemen olan Protestan-Hristiyan ahlakıdır. Tasavvufu başka bir yazıya bırakarak, buradan sonraki kısımlarda Protestan ahlakının doğuşuna, gelişmesine ve egemenliğe geçişine kısaca değinerek ileri gitmek ya da geri kalmak nedir ve nasıl olmuştur bunları tartışalım. Tasavvuf kendi içimizden bir köstek, bir çıban iken Protestanlık İslam'a karşı amansız taarruzdur.



Köhne Avrupa


Avrupa medeniyeti, Protestan mezhebinin doğuşundan önce Müslümanların yoğun fetihleri, İslam toplumlarının yüksek gelişmişlik düzeyleri ve refah seviyeleri nedeniyle korkuyoruz ve kaos içindeydi. İslam karşısında yok olmaya doğru ilerleyen Avrupa köhne ve fakirdi. Cebeli Tarık'tan kıtaya giren Emeviler tüm İber yarımadasını ele geçirmişler ve 1492 yılına kadar sürecek olan muazzam bir İslam medeniyeti devleti kurmuşlardı. Buna paralel olarak Doğu'da Türkler 1000 yıllık Bizans İmparatorluğuna son verip Tuna nehri kıyılarına dayanmışlardı. Hıristiyan medeniyeti için istikbalin hiçte parlak olmadığı bugünlerde Avrupa'nın iç işleri de gittikçe karışıyor neredeyse 14 asırlık bu Hristiyan medeniyeti belki de son demlerini yaşıyordu. Avrupa'da vaziyet bu iken 1492 yılında İber yarımadasındaki Müslümanlar çekilmek zorunda kaldı. Güney Batı Avrupa'daki 700 yıllık Müslüman varlığı sona ermişti. Batıdaki cephesini kapatan Avrupa, gözünü Doğudan gelen Müslümanlara çevirmişti. Uzun süredir bir takım kıpırtılar içinde olan Hristiyan medeniyeti kendi içerisinde din kaynaklı hareketlere de sahne olmaya başlamıştı. Alman bir keşiş olan Martin Luther Avrupa'daki tek otorite olan Katolik mezhebine karşı 1500'lerin başında reform hareketini başlattı. Böylece Protestanlık(Evanjelizm) mezhebi ortaya çıkmış oldu. Zamanla Kuzey ve Batı Avrupa'da hızla yayılan bu mezhep dünyacılığı ahlakın temeline koyan ve esaslarının ilhamını Eski Ahit'ten alan bir itikada, inanışa sahipti. Bu yeni dine göre Cennet ancak şöhret, güç ve zenginlik ile kazanılabilirdi. İnsan günahkar olsa dahi çalışkanlığı ve hırsı ona şefaat edebilirdi. Tanrı olan İsa günahların kefareti için canını feda etmişti ve İsa'nın rızasını kazanmak Dünya üzerindeki hakimiyet ve güç ile olabilirdi. Bu katalizörler sayesinde Protestanlık ezici ve yıkıcı bir mezhep olma yolunda hızla büyüdü. Katolik kilisesi bin yıldan fazla geçmişe sahip olmasına rağmen zamanla Protestanlığın gölgesinde kaldı. Ki bu duruma kanıt olarak  Katolik olan Güney Avrupa devletlerinin (Örn:İtalya,İspanya) Protestan devletlere göre (Örn :Almanya,İngiltere) daha düşük gelire ve güce sahip olmaları gösterilebilir.



Protestan Ahlak ve Sömürgeci Zihniyet


Ünlü Alman sosyolog ve iktisatçı Max Weber'in "Kapitalizmin Ruhu" olarak nitelendirdiği Protestan ahlak yapısı alışılagelmiş ilahi ahlak kurallarından ayrıksı bir model olarak gelişmişti. Papalığın Cennetten arazi satmasına karşın, Protestan mezhebinde insanların Cennete ya da Cehenneme gidecek olmaları doğum öncesinden belli sayılmaktaydı. Tanrının hayattayken bunu onlara yetenek, şöhret ya da zenginlik gibi işaretlerle göstereceğine inanıyorlardı. Eğer ünlü değillerse zengin olmaları gerekiyordu ve bu inanç onlara "sürekli daha fazlası" isteğini aşılıyordu. Protestanlara göre insan yüzünü tamamen bu Dünya'ya çevirmeli, tutkuyla çalışmalı ve Tanrı'dan bir işaret için her şeyi göze almalıydı. Rüştünü her ne pahasına olursa olsun ispat etmeliydi. Bu anlayış neticesinde Batı medeniyetinde sermayecilik-emperyalizm gelişmiştir. İskoç felsefeci Adam Smith Protestan ahlakı "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" şeklinde özetler. Max Weber ise Katolik ve Protestan ahlakı arasındaki farktan kitabında şöyle bahsetmiş:

-Katolik kişi kendi hakkıyla yetinmesini bilen, kazanma güdüsü coşkun olmayan sakin bir yaratık iken Protestan kişi daima daha fazlasını isteyen kazanma güdüsü had safhada olan ve de daha yırtıcı bir yaratıktır-

"Protestanlar çok iyi yerken, Katolikler rahat uyumak isterler"



  Emperyalizm ve Protest Milliyetçilik


Protestanlığın ve yarattığı sömürgeciliğin yapabileceklerini, en bariz şekilde Britanya İmparatorluğu örneğinde görüyoruz. İngiltere, Protestanlığın milli ve misyoner yorumu olarak kendi mezhebini oluşturmuş bir devlettir. Bu yeni ve milli mezhebe Anglo kültürüne ithafen "Anglikan" adı verilmiştir. Anglikan kilisesi, Yahudilerde olduğu gibi bağlılarını üstün sayan ve Dünya'nın üstün insanlar için yaratıldığına inanan, ayrıştırmacı bir inanç yapısına sahiptir. İngilizlerin yüzyıllardır kendilerini üstün insan olarak görmelerinde inançlarından da esintiler vardır. Bu esintiyi arkasına alan Anglikan İngilizler Dünya'nın tüm köklü medeniyetlerine karşı eşi benzeri görülmemiş bir imha hareketine girişmişlerdir. Atlas okyanusunun karşı kıyısında doğmuş ve serpilmiş olan tüm medeniyetleri Katoliklerle birlikte yok etmişlerdir. İnka, Aztek, Maya uygarlıkları ile irili ufaklı yerli kabileler etnik ve kültürel soykırıma tabi tutulmuşlar ve tarihe karışmışlardır. Günümüzde Amerika'ya ait bir medeniyet yoktur. Orada yaşanan Protestan İngiliz kültürüdür. Hindistan'da kadim geçmişi nedeniyle bu saldırıdan payını almış 100 yıl İngiliz egemenliğinde kalmıştır. Aynı şekilde Çin de köklü bir medeniyet olması ve Batı medeniyetine alternatif oluşturması sebebiyle Britanya tarafından yoklanan ve 1997 yılına değin bir kısmı sömürge kalan uygarlıklar arasındadır. Kökü ne kadar derine işlemişse şayet; İslam medeniyeti 300 yıllık ahlaksız ve seviyesiz bir düşmanlığa karşın hala direnmektedir. Casuslukla, kanla, hileyle talan edilen İslam coğrafyası tüm bunlara rağmen hala Avrupa için bir tehdit, kültürleri için çekici bir alternatif oluşturmaktadır.

Tüm bu kısa bilgi ve değerlendirmeler neticesinde, fethettiği topraklarda insanlara din ve dil özgürlüğü tanıyan İslam, öfke, hile ve hırs karşısında ne yapabilirdi? Peygamberinin Allah'tan aldığı vahiyle kıstas olarak "Utanmıyorsan her şeyi yapabilirsin" ilkesini koyduğu bu medeniyet, hırs ve gücü tanrı edinen Protestan ahlakı karşısında elbette çaresiz kalacaktı. Üstünlüğü güzel ahlakta gören bir toplum nasıl olur da şeytani oyunlara karşılık verebilirdi? Yaşamayı ve yaşatmayı prensip olarak gösteren bir kitaba inanan bu insanlar barbar ve katiller topluluğu karşısında "geri" kaldılar. Bugün "ileri" olduğunu söyleyen ve bize de bunu dayatan o toplum masum insanların canları, kanları ve yeraltı zenginlikleri sayesinde bir yerlere gelebildi. Belden aşağı vurarak, kışkırtarak, yan yatarak, çamura batarak bugünlerine kavuştu. Dünyada tekrardan barışın ve huzurun egemen olduğu günleri görmek dileği ile. 





11 Ocak 2019 Cuma

Nereden, Nerede ve Nereye 


Ömrümüzü ne uğruna feda etsek, yıllarımız heba olmuş sayılmaz dediğimizde, benim aklıma gelen yegane şey "gerçek"tir. İnsan diğer her şey gibi ölümlüdür. Bu elinde olan bir şey değildir. Felsefeye göre başlangıcı olan her şeyin bir de sonu olmalıdır. Mantıklı olan budur çünkü. Başlangıcın amacı, başladığı andan itibaren; sona ulaşmaktır. Bu yüzdendir ki çevremizde gördüğümüz her şey zamanla yaşlanır ve sonunda hiç olmamıştan farksıza döner. İnsan bu çetrefilli durumun farkında olan tek canlıdır. Çünkü diğer canlılardan ayrı olarak kendisine refleksif bilinç verilmiştir. İnsan öleceğinin farkında olan ve bu durum üzerine düşünebilecek zekaya sahip bir canlıdır. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu şu demek; insansın ve gezegendeki en zeki canlısın. Sana en yakın canlı kıçını taşla silemez iken sen iklimleri değiştirecek teknolojiye oynuyorsun. İyi ama niye? Şimdi burada duralım. Bu sorudan önce sormamız gereken varlığın neden var olduğudur. Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var? Neden ben varım, ağaç var, Dünya var, galaksiler ve evren var? Neden hiçlik hiç olarak kalmadı da bunca karmaşık oluşum meydana çıktı. Bu arada şunu da söylemem lazım ki "Hiç" dediğimiz şeyi insanın tahayyül edebilmesi imkansızdır. Hiç demek bomboş bir alan demek değildir. Hiç dediğinde ne zaman vardır, ne mekan ne de boşluk. Çünkü boşluğun boşluk olabilmesi için mekana ihtiyacı vardır. Mekan yok, boşluk yok, zaman yok, madde ve enerji zaten yok. İşte sevgili leydiler ve centilmenler burada bizi sıkıntıdan kurtaran şey şudur ki kendisi zamanı ve mekanı yaratmış,  madde ve enerji ile de ilahi bir senaryo kurgulamış olan Allah'tır,Cenab-ı Hakk'tır, Rab'dir, Tanrı'dır. Yazının girişinde değindiğim "Gerçek" zaten yaratıcının da bir sıfatı olan "Hakk"dır. İnsan olduğu iddiasında olan her organizma şunu bilmelidir ki; Ancak ve ancak Allah'ın varlığı ve kendisinin vadettiği sonsuz yaşam ile şu hayat anlamlanır. "Hiçlikten geldik ve hiçliğe gidiyoruz" sözü her şeyi anlamsızlaştırır. Yarın ölebilirim, ve ölünce benim adıma her şey biter. Bu kadar kesindir. Ve bittabi burada "Ölüm korkusu ve sığınma arzusu yüzünden bik bik bik..." diyen ve kendisini ateist,deist,agnostik,varoluşçu vesaire ilan eden arkadaşlar olacaktır. Popüler kültüre kapılmış, okuduğu 3-5 kitap ile Sokrateslik yapan bu kimselere sözüm yok. Zira şu yadsınamaz ki Allah'ın varlığına ve gönderdiği dine atıf yapılmadan ahlak temele oturmaz, hayat anlam kazanmaz, iyi ya da kötü olmak sadece bir seçimdir ve manasızdır. Hatta ateist ahlaka göre kendi çıkarın için hak yemende, hile yapmanda bir sakınca yoktur. Çünkü sen gelişigüzel bir canlısın, bütün ataların gibi tesadüfün çocuğusun ve kendi çıkarını maksimize etmen mantıklıdır ve dolayısıyla da doğrudur. Bu cümlemde ateistler ahlaksızdır demiyorum, gözünüzle okuyun lütfen. Bir ateist ahlaklı olabilir ama herkes için bu ahlaki kaidelerin geçerli olduğunu savunamaz çünkü kendisi bireydir ve diğer bireylerle eşittir. Otomatik olarak düşünceleri sadece ve yalnız kendisini bağlar. Bu arada şunu da söyleyeyim ki ben burada ihtiyacımız olduğu için bir yaratıcı kavramı  oluşturmuyorum. Orta seviyede; popüler kültür, medya, ve kibir ile ambale olmamış bir beyin özgün felsefe ile bu sonuca gayet de ulaşabilir. Felsefi açıdan bakınca şu anki varlığım dahi her akıllıca dizayn ve varoluş bizzat benim adıma Allah'ın varlığına delildir. Selin ve Meriç kardeşlerim sizde bir düşünün bakalım "Hiç" neden bunca varlığa dönüşebilmiş... Biliyorum her şeyi karman çorman anlattım. Biraz ondan biraz bundan oldu. Kusuruma bakmayın. Ama biliyorsunuz ki çok çetin bir dönemden geçiyoruz. Toplum hızla değiştiriliyor. Değerlerimiz son sürat yok oluyor. Ahlak anlayışı olmayan, sadece tüketen, beyni vestiyere asmış dejenere bir toplum yaratılıyor. Dine ve Allah'a olan inanç insanı bu art niyetli grubun pençesinden alıkoyduğu için Tanrı insanlar yaratmak istiyorlar. "İstediğini yap" , "Sen Tanrı'sın" , "Carpe Diem" ve benzeri saçmalıklarla insanlar hayvanlaştırılıyor, canavarlaştırılıyor. Bu sadece ufak bir muhabbet yazısıydı. Dahasını yazacağım çünkü içinde bulunmak zorunda kaldığım şu güruhtan midem bulanıyor. Bu kadar yoz, böylesine saçma bir döneme denk gelmem de benim için sınav olsa gerek. İnsanlar değişiyor, toplum değişiyor; burada sıkıntı yok, hep değiştiler. 
Asıl sıkıntı bombok bir yönde değişmeleri.